Arşivden- Atatürk’ün dergimizin sayfalarına yansıyan Dolmabahçe firarı

Arşivden sayfamızda sigortanın sınırlarının dışına çıkıp Atatürk’ün bir anısına uzanıyoruz. Bu hatırada, dönemin İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ, Atatürk’ün zamana hükmetmek ve her ânı yaşamak isteyen karakterini ilginç bir olay vasıtasıyla anlatıyor. Selim Cavit Yazman da eşsiz üslubuyla bu anlatımı bize aktarıyor.

Bu ay Arşivden sayfamız için 1960 yılının Mayıs ayına, sigorta dışı bir konuya gidiyoruz. Sayfanın başlığı “Atatürk Dolmabahçe’den Nasıl Firar Etmişti?”. Dergimizin Musul Müdürü Selim Cavit Yazman’ın bizzat tanıklık ettiğini anladığımız, kendine has, akıcı üslubuyla anlattığı olaya göre, dönemin İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ, valilik görevini Lütfi Kırdar’a teslim töreninde gazetecilerle sohbet ediyor. Sohbet sırasında Üstündağ, Atatürk’ün valisi olmanın öneminden bahsetmeye başlıyor:

“Onun İstanbul’u şereflendirdiği günler boyunca ben bütün milletin gözbebeğini adım adım takip etmek, her türlü tehlike ve kazalardan onu korumak gibi son derece ağır ve fevkalâde zevkli bir vazifenin mes’uliyetini taşıyordum. Bunun kısaca ifadesi şudur ki, meselâ bir hafta İstanbul’da kaldığını tasavvur edelim, işte bu müddet boyunca ben, bir dakika bile olsa uyumak imkânını asla bulamam. Çünkü Ata, nur içinde yatsın; dakikası dakikasına uymayan, âni kararlarla harekete geçen, düşündüğünü behemehal yapmak isteyen, gece gündüz, sabah akşam mefhumlarını tanımayan, âdeta zamana hükmetmek ve her ânı yaşamak isteyen emsalsiz bir yaradılıştaydı.”

İşte yine bir gece Atatürk’ün odasını kontrol eden Vali Üstündağ onu yatağında göremeyince paniğe kapılır. Gerisini Yazman’ın kaleminden okuyoruz:

“Ata, beni bu sonsuz dikkat ve ihtimama rağmen mükemmelen atlatmış, hepimizin gözü önünde, elimizden, gözümüzden kurtulup kayboluvermişti. Aklım başımdan gitmişti. Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. İstanbul kazan biz kepçe, Ata’yı aramağa koyulduk. Fakat ne mümkün? Saatlerce İstanbul’u taradığımız halde bulamıyorduk. Nihayet seher vakti Kireçburnu’ndaki gazinoda olduğunu tesbit ettik. Gazinonun üst katındaki salonda kıyamet kopuyordu. Merdivenlerden süratle tırmandık. Ne görelim! Ata neşe içinde etrafına topladığı balıkçılarla omuz omuza vermiş (Kasabis) oynuyor. “Yârabb’im sana şükürler olsun dedim”.

Vali’nin öğrendiğine göre, Atatürk önce Beşiktaş’taki bir sabahçı kahvesine gidiyor, orada kendisine büyük sevgi ve saygı gösterisinde bulunan Rum balıkçıları Kireçburnu’ndaki bir gazinoya götürüyor. Orada Rum ve Türk havaları eşliğinde oynamaya başlıyorlar:

“Ata bu samimî vatandaşlara şu hitapta bulunmuştur: ‘Çocuklar, isimlerinizin Kosta, Yorgi, Anastas vesaire oluşu sizi bizden uzaklaştırmaz. Çünkü sizin ile bizim müşterek taraflarımız vardır. Biz sevdiğimiz insanlara çelebi deriz. Siz de dersiniz. Çorbacı deriz, siz de dersiniz. Efendi deriz, siz de dersiniz. Bizim oyunlarımızla sizin oyunlarınız, sizin zevklerinizle bizim zevklerimiz arasında benzerlik hattâ kardeşlik vardır. Bizim zeybeğimiz ne ise sizin kasabınız da o değil midir? Ben zeybeği oynadığım kadar kasabınızı da oynarım ve aynı zevki duyarım. İster misiniz birlikte bir tecrübe edelim.’ Bu konuşma, ihtiyar Rum balıkçıları sarhoş etmişti. Hepsi birden ayağa kalkıp Ata’ya kol vererek işe girişmişlerdi.”

Yazıyı Merhum Üstündağ’ın Atatürk ile ilgili sözleriyle bitirelim: “Bir bakıma şefkatine muhtaç olduğumuz baba, bir bakıma her şeyden ve herkesten kıskandığımız ve takibe mecbur olduğumuz bir evlât mevkiindedir. Yalan da değil, çünkü o Türk Cumhuriyetinin bânisi, Türk milletinin emsalsiz evlâdı idi.