Planlı Ekonomi Döneminde Sigortacılık: Tarife Rejimi

Sigorta tarifeleri, şirketlerin mali yapılarını güçlendirmek amacıyla nispeten yüksek belirlenirken, düşük hasar prim oranları şirketler için kısa vadede avantaj sağladı. Ancak bu durum, sigorta sektörünün devletle yaşadığı en önemli gerilimlerden birinin fitilini ateşledi.

-Doç. Dr. Hasan Meral

Geçen sayıda, 27 Mayıs Darbesi sonrasında sigorta sektöründe kurulan yeni denetim düzenini ele almıştık. Devletin sektöre doğrudan müdahil olduğu bu dönemde, tarife tasdik sistemiyle birlikte fiyatlama süreçleri merkezileşmiş, sektörün hareket alanı önemli ölçüde daralmıştı. Bu yazıda ise bu yeni yapının sahadaki sonuçlarına odaklanıyoruz.

Devletin sigortacılık üzerindeki mutlak hakimiyetine rağmen, bu süreçte özel sigorta şirketleri kurulmaya devam etti. Ak Sigorta (1960), Tam Sigorta (1966), Emek Sigorta (1966) ve Oyak Sigorta (1968) gibi şirketler peş peşe faaliyete geçtiler. Özellikle Türk-Amerikan sermayesi ortaklığında kurulan Tam Sigorta’nın sembolik bir önemi vardı. Yaklaşık 40 yıl aradan sonra Türk sigorta sektörüne yabancı sermaye yatırımı yapılıyordu. Ancak bu gelişme, bir dönüm noktasından ziyade istisnai bir örnek olarak kaldı. Yabancı sermaye yatırımlarının yeniden gündeme gelmesi için 20 yıl daha geçmesi gerekecekti.

Sigortacılığın hâlâ cazip bir yatırım alanı olmasının temel nedenlerinden biri, sabit fiyat tarifelerine rağmen teknik sonuçların makul seviyelerde kalmasıydı. Özellikle yangın ve nakliyat branşlarında hasar prim oranları %50’nin oldukça altındaydı. Sigorta tarifeleri, şirketlerin mali yapılarını güçlendirmek amacıyla nispeten yüksek belirlenirken, düşük hasar prim oranları şirketler için kısa vadede avantaj sağladı. Ancak bu durum, sigorta sektörünün devletle yaşadığı en önemli gerilimlerden birinin fitilini ateşledi. Sigorta primlerinin belirlenmesi, önümüzdeki on yıl boyunca sigorta şirketleri ile kamu otoritesi arasındaki en büyük tartışma konularından biri olacaktı.

Nitekim, devletin konuya bakış açısı İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda (1968-1972) net bir şekilde ortaya kondu. Planda, büyük bir zorunluluk olmadıkça sigorta tarifelerinin ve idari harçların artırılmayacağı belirtiliyordu. Ancak plandaki en dikkat çekici madde, “yeni şirketlerin kurulması ve yabancı şirketlerin çalışma izni almalarının teşvik edilmeyeceği” ifadesiydi. Bu karar, pazara yeni oyuncuların girişini fiilen yasakladı. Sonuç olarak, Türkiye’de yeni sigorta şirketlerinin kurulması tam 16 yıl boyunca engellendi.

Devletin sigorta sektörü üzerindeki tahakkümü zamanla daha büyük ve yapısal sorunlara yol açmaya başladı. Bunların başında, tarife tasdik sisteminin risk yönetimi üzerindeki olumsuz etkileri geliyordu. Yeni sistem, sigorta şirketlerinin fiyatlama esnekliğini tamamen ortadan kaldırmış, bu durum ise ters seçim (adverse selection) problemini giderek daha belirgin hale getirmişti. Düşük riskli müşteriler, yüksek primler nedeniyle sigorta sisteminden çekilirken, yüksek riskli müşteriler sistem içinde kalmaya devam etti. Bu dengesizlik, sektörün risk yönetim kapasitesini ciddi şekilde zayıflattı.

Buna paralel olarak, sektörün en büyük müşterileri arasında yer alan Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT), yüksek primler nedeniyle alternatif çözümler aramaya başladı. 1960’lardan itibaren KİT’ler giderek yaygınlaşan bir şekilde dahili sigorta fonları kurarak, kurumsal risklerini sigorta şirketleri yerine kendi içlerinde oluşturdukları risk havuzlarıyla yönetmeye yöneldi. Başlangıçta maliyetleri düşüren bir çözüm gibi görünen bu fonlar, zamanla ciddi finansal riskler barındırmaya başladı. Öyle ki, 1971 yılı itibarıyla KİT’lerin dahili fonlarda biriktirdiği tutar, aynı yıl sigorta şirketlerine ödedikleri primleri aşmıştı. Bu gelişme, özel sigorta şirketlerinin pazar payını daraltırken, uzun vadede kamu finansman dengeleri açısından da risk oluşturdu. Sonunda, Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı (1973-1977) kapsamında bu fonların kaldırılması ve mevcut fonların kamu sigorta şirketlerine devredilmesi kararlaştırıldı.

Bu dönemde ortaya çıkan tablo, piyasanın mekanizmasının giderek zayıfladığını gösteriyordu. Yeni girişlerin sınırlandırılması rekabeti daraltırken, tarife sistemi risk temelli fiyatlamayı imkansız hale getirdi. Sigortacılık böylece kendi dengeleriyle işleyen bir piyasa olmaktan uzaklaşıp, dışarıdan belirlenen kurallarla şekillenen ve giderek daralan bir yapıya dönüştü. Bu kırılmanın doğurduğu yeni sorunları bir sonraki bölümde inceleyeceğiz.

Not: Bu metin, LinkedIn’de yayınlanan Türk Sigortacılığının İzinde isimli bültenin bir parçasıdır.