Mine Turalı: Davranışsal ekonomi bize yeni bir şey söylüyor mu?

Daha önceki yazılarımızda davranışsal ekonomi nedir kısaca yazmıştık. Peki davranışsal ekonomi bize yeni bir şey mi söylüyor? Biraz durup üzerine detaylı düşünecek olursak, bu soruya hem evet hem hayır diye cevap verebilir ve her ikisinin de doğru olduğunu görürüz.

Davranışsal bakış bize, “insanlar tuhaftır, özellikle herhangi bir konuya ilişkin karar verme söz konusu olduğunda çok mantıklı olmayan kararlar alabilirler” diyor. Aslında bu çok yeni bir bilgi değil, hayatın içinde hepimizin yaşayarak edindiği bir deneyim.

Kendinizden pay biçin: Mantık süzgecinden geçirdiğinize inandığınız pek çok kararınız bile tutarlı olamayabiliyor. Bir akşam dışarda yemek yediğimizde menüden tatlı bölümünü es geçip tatlı yememe kararımıza sadık hareket edebilirken, tatlı sofraya geldiğinde ise kendimizi bir çatal alırken bulabiliyoruz. Öte yandan benzer pek çok deneyimimize rağmen, kendimizden ve diğer insanlardan tutarlı davranmalarını bekleyebiliyoruz.

Dolayısıyla bir yandan davranışsal ekonomi disiplini bize insan davranışlarına dair çok da
yeni bir şey söylemiyor, diğer yandan getirdiği yenilik aslında tutarlı olmayı bekleyen
yaklaşımımızın hatalı olduğu ve dünyaya bu tutarlı bakış ile bakmanın bizi yanlış yerlere
götürdüğü.

Peki dünyanın, insanların tutarlı olduklarını ne zaman düşünmeye başladık?
Tarihsel perspektiften baktığımızda birçok düşünür, insanların tutarsız olduklarını ve
iradenin denetlenmesinin çok zor olduğunu dile getirmiştir. Buda zihni ‘vahşi bir file’
benzetir ve aklı filin eğiticisi olarak konumlar, eğiticinin fili nasıl kontrol edebileceğini
öğretir. Platon ise benliği ‘aklın dizginleri elinde tuttuğu bir at arabasına’ benzetir. Platoncu
eğitimin amacı arabacıya atları en iyi şekilde idare edebilmeyi öğretmektir. Sigmund Freud
ise id, ego ve süperego ile bu düşünce sistemlerini modellemiştir. Freud’un yaklaşımını
araba metaforuna göre incelersek yine bir at görürüz ve at arabasının dizginleri elinde
tutan sürücünün yanına komut veren babayı eklemiştir. (1)

Bütün bu modellere baktığımızda insanlar adeta kendi iradelerinden daha büyük bir
yaratıkla mücadele vermektedir. 20. yüzyıla geldiğimizde ise aydınlanmanın da etkisiyle
akla ve düşünceye verilen değer önceliklenmiştir. Geçmiş bilgilerin yerine insanları makine
veya bilgisayar gibi gören modeller öne çıkmış ve yapılan çalışmalar düşünme ve karar
verme mekanizmalarının üzerine yoğunlaşmıştır. Bu çalışmalar rasyonellik üzerine
kurulmuş ve ekonomi ile insana dair rasyonel seçim modelleri üretilmiştir. Jonathan Haidt
bu değişimi ‘geçmişteki atların yerini otomobillerin alması’ olarak tanımlıyor. At
arabasından inip artık otomobil ile gezmeye başladık ancak at arabasındaki atımız bize yol
gösterebilirken otomobilde kendi aklımızla baş başa kaldık!

Aklımızla ürettiğimiz modeller işe yaramamaya başladığında ise dönüp tekrar
modellerimizin en baştan gözden geçiriyoruz. Davranışsal ekonomi de tam olarak bu alana
odaklanıyor. Ancak toplum ve ekonomi alanında insan davranışlarının rasyonel olmadığına
dair yapılan ilk çalışmalar aslında davranışsal ekonomi çalışmaları değildir. 1900’lerin
başında İtalyan iktisatçı Vilfredo Pareto, cevaplandıramadığı temel sorulara yanıt bulmak
için sosyolojiye yönelir ve çalışmalarında benzer bir sonuca ulaşır.

 

Temel tezi şöyle (2) özetlenebilir;

“Çoğu insan eylemi rasyonel değildir ve mantıktan ziyade ‘duygular’
tarafından yönlendirilir. Ne var ki duygular veya temel değer-yönelimleri
doğrudan gözlenemez. Yapabileceğimiz şey insanların söyledikleri şeyleri (“türevler”) ve yaptıkları şeyleri (“tortular”) kaydetmektir.”

 

Pareto gözlemlediklerini o günün şartlarında bilimsel olarak tanımlayamamış ve dolayısıyla
bir modele çevirememiştir. Günümüzde ise bilimsel çalışmalar bu alanda model üretmeyi
desteklemektedir. Daniel Kahneman’ın bize ‘Sistem 1’ ve ‘Sistem 2’ olarak sunduğu model,
özünde geçmiş bilgelikte olan at ve sürücüsünden çok da farklı değildir. Aradaki tek fark, (3)
artık bu metaforu bilimsel çalışmalar ile ortaya koyabilmemizdir. Böylece eskiden beri
bildiğimiz ama net bir şekilde ortaya koyamadığımız için modelleyemediğimiz bilgiyi bu
sefer çok daha bilinçli ve davranışları modelleme becerisiyle beraber bilimin yardımıyla
yeniden hayatımıza alıyoruz.

Baştaki sorumuza dönecek olursak, davranışsal ekonomi bize yeni bir şey söylemiyor
zaten bildiğimiz ama mantıklı olma sarmalına sıkıştığı için bizi zorlayan bilgiyi nasıl
kullanacağımızı söylüyor. Varolan bilgimizi tekrar günümüze taşıyor ve yaptığı çalışmalar
ile bu alanda edinilmiş bilgilleri kullanarak bilimsel davranışsal ilkeler oluşturuyor.

Davranışsal tasarım ile bu ilkeleri ürün, süreç, deneyim gibi her türlü tasarıma dahil ederek
insan davranışlarına uyumlu çıktılar almamıza olanak sağlıyor. İnsana sadece rasyonel
tarafı ile değil bir bütün olarak bakan davranışsal tasarım tutarlı beklentiler ve dolayısıyla
da daha gerçekçi ve kalıcı sonuçlar getiriyor.

1 Jonathan Haidt, (2006) The Happiness Hypothesis
2 Vilfredo Pareto, (1916) The mind and society
3 Daniel Kahneman, (2013) Thinking, Fast and Slow