Prof. Dr. Acar Baltaş: Anlam Duygusu Enerji Verir

Freud mutlu ve sağlıklı yaşamın anahtarını üç kelimeyle özetlemiştir: “Lieben und arbeiten” (sevmek ve çalışmak). Çünkü bu iki eylem insanı kendi gündelik ihtiyaçlarını aşan daha anlamlı amaçlara bağlar. Çalışmak insanın toplumla ve daha önemlisi gerçek hayatla arasındaki bağı oluşturur.

İş hayatında özellikle genç çalışanlar arasında en yaygın söylemlerden biri, iş özel hayat dengesidir. Bu ifadenin arkasındaki fikrin açılmasını istediğimizde çoğunlukla, işin fazla zorlayıcı olmaması ve mutlaka iş saatleri içinde bitmesi gerektiği anlayışı olduğunu görmekteyiz. Sadece gençler arasında değil, deneyimli çalışanlar arasında da yaygın olan bir diğer kabul ise işle ilgili sorunları eve götürmemektir.

Bu iki görüş de sahipleri açısından anlamlıdır ve kişilerin hayatlarında geçerli nedenlere sahiptir. Her bireyin kendi zamanını istediği gibi kullanmaya, enerjisini kendi seçtiği alanlara yöneltmeye ve bunun sonucunda da seçtiği hayatı yaşamaya hakkı vardır. Kimse kimseye yaşamayı öğretemez ve hayat reçete edilemez. Bu nedenle bu yazı, bu satırların yazarının bildiği ve başkalarına öğretmek istediği doğruları anlatmayı amaçlamamaktadır. Bu yazının amacı yukarıda belirttiğimiz kabullere bağlı seçimlerin günümüz iş hayatı açısından sonuçlarını ortaya koymaktır.

Hayat amaçları 

Üniversitenin son yıllarında ve mezuniyet sonrası iş hayatının başlangıcında olan gençlerle bir araya geldiğimde, gençlerin büyük bir çoğunluğunun “büyük bir şirkette” çalışıp, “iyi bir pozisyona gelmek” istediklerini duyuyorum. Gençler tercihlerini, sektöründe önde gelen bir kurumda çalışmak ve parlak bir kariyer beklentisi içinde olmak doğrultusunda yapıyorlar.

Günümüzün rekabetçi ortamında birçok kişi için, “çalışmak için can atacağı bir kurumda” çalışmak ve bu kurumda “yüksek ve hızlı” bir kariyer beklentisi içinde olmak bir tercihtir. Diğer taraftan iş saatlerinin bitmesiyle işyerinden ayrılmak ve eve iş götürmemek de birer tercihtir. Ancak bu tercihler birbirleriyle çelişmektedir.

Çünkü hoşumuza gitse de gitmese de günümüzün gerçeği, yüksek rekabetin tam bir odaklanmayı zorunlu kıldığıdır. Sadece iş saatleriyle sınırlanan ve ondan sonra “kontağın kapatıldığı” bir iş anlayışı, sahiplerine parlak bir kariyer imkânı sunmaz. Anadolu’da dile getirilen bir deyiş bu duruma ışık tutmaktadır: “Hem karnım doysun hem somunum tam olsun”. Ne yazık ki bu mümkün değildir.

Yürekten adanma, kişinin hayat amacı olarak seçtiği konuya enerjisini odaklamasıdır. Yürekten adanma sevginin ve başarının ödülüdür. Bazı kişiler hayat amacı olarak seçtikleri konuyu, sürekli olarak zihninin arka planında taşır ve her yaptıkları faaliyette onunla arasında bir köprü kurar. Böyle kişiler seyrettikleri filmde, dinledikleri müzikte, yaptıkları bir sohbette aldıkları mesajları hayat amaçları ile doğrudan veya dolaylı olarak ilişkilendirir, çağrışım yapar ve yeni fikirlere ve zihnindeki sorunlara çözümler oluşturur. Büyük çoğunlukla bu çözümler onların iş hayatında fark edilmesine ve ilerlemesine imkân sağlar.

Enerji alanları

İnsanın dört farklı enerjisi vardır; bedensel, zihinsel, duygusal ve manevi. Olumlu veya olumsuz olabilen enerji, yüksek veya düşük olabilir.

Şekil 1’deki kadranda gördüğümüz her bir enerji türünü yaşamak insanca bir durumdur. Herkes bu kadrandaki enerji türlerini yaşar. Ancak başarılı insanlar işlerini yaparken sağ üst kadrandaki duyguları yaşarlar. Çünkü insanın verimli ve başarılı olması ancak olumlu ve yüksek enerji ile mümkündür. Ailenizden yakın birinin açık kalp ameliyatı gibi ciddi bir girişimle karşı karşıya olduğunu düşünün. Cerrahın hangi kadrandaki enerji grubunda olmasını isterdiniz?

İnsanın yaptığı işi sevmesi ve enerjisini işine odaklaması sevdiği işi yapmasıyla gerçekleşebilir. Başarı için verilen “başarmak için çok çalışmak gerekir”, “yaptığın işi seveceksin” gibi klasik reçeteler anlamsızdır. Bu ifadeler, “yaşamak için nefes almak gerekir” veya “yemek yemek gerekir” gibi sıradan ve genel ifadelerdir. İnsanın yaptığı işi sevmesi ve işini hayatının merkezine alması, ancak sevdiği işi yapmasıyla ve buna anlam yüklemesiyle mümkündür. Bunun için de güçlü yönlerini hayata yansıtması ve kendisinin değerli bir işi yaptığını hissetmesi gerekir.

Nice insan tanıyorum; herkesin gıpta ettiği bir plazada, herkesin gıpta ettiği Türk veya uluslararası kurumsal bir şirkette çalışan, herkesin gıpta ettiği bir pozisyona, kartvizite ve imkânlara sahip olan, ancak her sabah işe giderken ayakları geri geri giden. Sabah saat 8:00’de “bir akşam olsa”, Pazartesi günleri de “bir Cuma olsa” diye düşünen…Bu durum gerçekte “bir an önce ölsem” demenin bir başka biçimidir. Çünkü bu kişiler elinde bir ip olsa bunu çekecek ve hayatı temsil eden yumağı bitirecektir.

Anlam duygusu

Bu duyguların ve anlayışın nedeni, kişinin hayatta elinden gelen en iyi işi yapıp yapmaması ve yaptığı işe anlam yükleyememesiyle ilgilidir. Eğer kişi ortalama bir iş gününde zamanının yüzde 60’ını güçlü olduğu bir yönünü hayata yansıtarak geçirmiyorsa, işinde kendini değerli hissetmiyorsa, yaptığı işin başkalarının hayatında fark yarattığını düşünmüyorsa, iş hayatını kendisine bir yük olarak algılamaya ve yaşadığı “esas zamanı” iş hayatının dışındaki zaman olarak görmeye başlar. Kişinin kendisini “herhangi biri” olarak değil “önemli biri” olarak algılaması anlam duygusunu pekiştirir.

İş hayatı, büyük şehirlerde yolla birlikte günün 12 saatini içine alır. Kişinin kendisine ayıracağı çok özel zamanı ve uyku süresini de çıkartınca geriye sadece 3-4 saatlik bir süre kalır. Bu süre aynı zamanda kişinin seçtiği insanlara ve sevdiği etkinliklere ayırabileceği, en yorgun olduğu ve enerjisinin sonuna geldiği bir zamandır. Seçilen etkinliklere, sevilen insanlara ayrılabilen zaman bu en tükenmiş olduğu zamandır. Bu nedenle yaptığı işe anlam yükleyemeyen ve bu anlamı iş hayatının dışında arayan bir insan kaçınılmaz olarak mutsuz olur.

Benzer şekilde işiyle ilgili hiçbir konuyu eve götürmemek, kişinin eşiyle veya hayatındaki önemli kişiyle arasındaki duygusal bağı zayıflatır. Paylaşılan ortak heyecan, içeriğinden bağımsız olarak insanları duygusal ve cinsel açıdan birbirilerine yaklaştırır. Bunun güçlü bir örneği, flört dönemidir. Bu dönemde kişiler, işyerinde kendilerini üzen, korkutan, sevindiren, kaygılandıran bir olayı hayatlarındaki önemli kişiye ballandırarak, bazen de abartarak anlatırlar. Paylaşmamak ve kendi iç dünyasındaki yalnızlığa hapis olmak, insanları birbirine yabancılaştırır ve uzaklaştırır.

Çalışmak düşündüğümüzden daha önemlidir

İş hayatı insanın düşünce ufkunu genişletir, toplum içinde saygınlık kazandırır, kişinin kabul edildiği ve sevildiği bir arkadaş çevresi sunar, işe yaradığını hissettirir, hayat kalitesini yükseltir. Çalışmak sadece günlük ihtiyaçların hazırlanmasını sağlayacak olan parayı kazanmaktan daha çok amaca hizmet eder.

İngiltere’de işsizlik sigortası ile geçinenler arasında, depresyon, alkolizm, madde tüketimi ve intihar oranı, çalışan nüfusa göre çok yüksektir. Çalışma hayatını bitirdikten sonra hayat standardı düşmeyen emekliler arasında yapılan araştırmalarda da depresyon ve intihar eğilimi yüksek bulunmuştur.

Kişi hayatta elinden gelen en iyi işi yaparsa, yaptığı işi iyi ve severek yapar. Ancak bunu uzun süre devam ettirebilmesi, yaptığı işe kazandığı paranın ötesinde anlam yüklemesiyle mümkündür. Eğer insanın işini yaparken aldığı zevk, işinden kazandığı parayı harcarken aldığı zevkten fazlaysa yaptığı işte anlam duygusu buluyor demektir. Bu satırların okuru olarak, yaptığınız işte ne ölçüde anlam duygusu bulduğunuzu aşağıdaki sorularla değerlendirebilirsiniz.

  • Sizi tanıyanlar temel değerlerinizin neler olduğunu söyleyebilirler mi?
  • Sizi biricik ve farklı kılan bir dizi güçlü özelliğiniz var mı?
  • Çevrenizdeki insanlarla anlamlı bir bağınız var mı?
  • Kaliteli ve eğlenceli bir hayat yaşamanın ötesine geçen özlemleriniz var mı?
  • Hedef ve tutkularınız sizi sınırlarınızı zorlamaya itiyor mu?
  • Şimdiki hayalleriniz gerçekleşse, yaşanmaya değer bir hayat sürdürdüğünüze inanır mısınız?

Sonuç

İş hayatı, insanın gücünün sınırlarının nereden geçtiğini tanımasına ve gerçekleriyle hayalleri arasındaki köprüyü kurmasına imkân verecek bir alandır. Dünyadan aldığımız karşılık, dünyaya verdiğimize bağlıdır. Dünya bir anlamda bir aynadır. Enerjimizi nereye koyarsak hayat orada gelişir. Enerjisini hobilerine ve sosyal ilişkilerine koyan ödülünü bu alandan alır. Enerjisini işine koyan ödülünü mesleki hedeflerine ulaşarak alır. Sonuç olarak başarı, kişinin kendisine koyduğu hedefe ulaşması, mutluluk da elde ettiklerini sevmesidir. Mutlu olmanın en önemli koşullarından biri, günün önemli bir bölümünü alan iş meşguliyetinden zevk alarak yaşamaktır.