David Kohen’in ardından- “Hayatın hakkını vererek yaşamak”

Ülkemizde yaşamış belki de en popüler sigortacıyı bu ay başında kaybettik. 98 yıllık ömrüne sigortacılığın yanı sıra birçok farklı hikaye sığdıran David Kohen, çok yönlü, çok boyutlu bir dünya insanıydı. Yaşam hikayesini kaleme aldığım kitap dolayısıyla unutulmaz bir dostluğa imza attığımız David Bey, benim hayatımın son on yılına da damga vurmuştu. Kohen’i bir kere daha tarihe not düşmek için kaleme aldığım bu yazıda, onun 60 yılı aşan aktif meslek hayatı dışındaki özelliklerini okurlarla paylaşmaya çalıştım.  

-Birant Yıldız

Frankfurt Okulu’nun önde gelen temsilcisi Herbert Marcuse -ki kendisi 68 Hareketini Marx ve Mao’yla birlikte sembolize eden 3 M’den biri olarak anılır- “Tek Boyutlu İnsan” kitabında, endüstriyel üretim tarzının insanı tek boyutlu hale getirip meslekler üzerinden tanımladığından bahseder. Hakikaten, meslek, insanı tanımlamada en önemli faktör olarak bugün de karşımızdadır. Meslekî sınırın dışına taşabilen insan sayısı çok da fazla değildir ve hatta bu insanlar hızla azalmaktadır. Bu azalmaya geçtiğimiz haftalarda David Kohen’in ölümüyle bir kez daha tanık olduk.  

David Kohen, aynı adı taşıdığı dedesi ve babasından miras aldığı sigortacılığı teknik bakımdan iyi bilirdi, mesleğin ülkemizdeki ve dünyadaki tarihine de okullarda ders verebilecek kadar hakimdi. Bu yüzden belli kurumlara konuşma yapması için davet edilir ve tarihî bilgisini gençlere nakletmesi sağlanırdı. Ancak David Kohen sadece bir sigortacıdan ibaret değildi. Yani tek boyutlu değil, çok boyutlu bir insandı.  

“Sigortacı Bir Ailenin Beş Nesillik Serüveni” 

Samimiyetimiz yıllar içinde ilerleyince, bu çok boyutlu yapısından dolayı 2014 yılında onun bir kitabını hazırlamak üzere çalışmalara başlamıştım. Bu fikri, şimdi eşim olan Elif Kocaoğlu’nun verdiğini de belirtmem gerekir. David Beye konuyu açtığımda memnuniyetle kabul etti. AXA Sigorta da sponsor olunca, “David Kohen – Sigortacı Bir Ailenin Beş Nesillik Serüveni” adlı nehir söyleşi kitabını hazırlayıp 2015 yılında yayınlamıştık. Kitap vesilesiyle en az 20 kez evinde buluşup söyleşiler gerçekleştirmiş, sonrasında dostluğumuz o hayata gözlerini yumana kadar devam etmişti. Aramızdaki 50 yaş farka rağmen iyi arkadaş olmuştuk diyebilirim. Çünkü ilgi alanlarımız uyuşuyordu. Özellikle tarihi hem yaşamış hem de okumuş biri olan kendisinden bu konuda ziyadesiyle istifade ettiğimi söyleyebilirim. Ancak ilgi alanları tarihle kısıtlı değildi elbette. David Bey gençliğinde ünlü ressam Nuri İyem’den ders alacak kadar sanata meraklı bir insandı. Hatta evinde Nuri İyem’in orijinal bir tablosu da vardı; tıpkı Bedri Rahmi Eyüboğlu ve İbrahim Safi tabloları gibi. Son yıllara kadar Nişantaşı’ndaki sanat galerilerini dolaşırdı. Bir keresinde beraber de bir sanat galerisine uğrayıp, sahibi olan arkadaşıyla uzun bir sohbetimiz olmuştu.  

Sigortacılık koleksiyonu 

David Beyin sigorta koleksiyonu birçoğunuzun malumudur. Senelerce Osmanlı’da kayda düşmüş sigorta evrakını ve “fire mark”ları (yangın tabelası) toplamış ve Allianz bu koleksiyonu Osmanlı Bankası Müzesinde “Mal Canın Yongasıdır” başlığıyla sergiletmişti. Kendisinin koleksiyonculuğu aslında sigorta efemerası ve “fire mark”larla başlamamıştı. Koleksiyonculuğunun ilk yıllarında eski kitap toplayan David Bey, sonrasında bu tarihî kitapların fiyatlarının yükselmesinden dolayı sigorta koleksiyonculuğuna geçtiğini anlatmıştı. Eski kitap dediysem, basım tarihi 400 yıl öncesine kadar giden, çok kıymetli kitaplardı bunlar. Hatta yüzlerce yıl önce basılmış kitaplarda bugünün harf karakterlerinin kullanıldığını görmek hayli şaşırtıcı olmuştu benim için.   

Sinemayı da severdi David Bey. Sinemalarda o hafta ne oynadığını takip eder ve yeni gelen filmlerden ilgisini çekenlere gitmeye çalışırdı. Hatta Rus yapımı Leviathan filminin sinemalarda oynadığı sıralar -Bundan 7-8 yıl öncesi olabilir- kendisine “Leviathan” kavramını sorduğumda, direkt “Gitmedim” diyerek cevap vermişti. Çünkü Leviathan adlı filmin sinemalarda gösterildiğini bildiğinden, aklına önce film gelmişti. Bunu, günceli nasıl sıkı sıkıya takip ettiğine bir örnek olarak vermek istedim.  

İlgileri sinema, resim ve koleksiyonculukla sınırlı değildi elbette. Milli maç günleri beni arayıp maçın hangi kanalda gösterileceğini sorar ya da şu kanalda şu maç var, kaçırma derdi. Yani sporu da takip ederdi. Hatta kendisine 2020 yılında düzenlenecek olimpiyat oyunlarını hedef olarak belirlemiş ve İstanbul’un Tokyo’yla birlikte finale çıktığı dönem heyecanla olimpiyatların İstanbul’a verilmesini beklemişti. Ancak kazanan taraf Tokyo olmuştu.  

Seyahat ve tarih ilişkisi 

David Beyin özellikleri bunlarla da sınırlı değildi. Dünyayı iyi bilirdi. Bundan on yıllar önce ailece arabayla Avrupa turu yapacak kadar gezmeye ve görmeye meraklıydı. Hatta, o seyahatte bir Doğu Bloku ülkesinde bile kaldıklarını anlatmıştı. Dönemin şartlarında riskli bir durak olsa gerek… Seyahate çıkmadan önce gidilecek yerle ilgili araştırılıp bilgi toplanması gerektiğini ama bizim insanımızın öyle yapmadığını söylerdi. Gidilecek ülkenin tarihi okunmazsa seyahatten pek bir şey anlaşılmayacağının üstünde dururdu. Tarihi bilmedikten sonra Atina’dan Roma’dan ne anlayabilirsin ki derdi. Çok da haklıydı bence.  

Bir buçuk yıl önce olmalı, Charles Dickens’ın “İki Şehrin Hikayesi” adlı romanını sormuştum kendisine ve hatırlayabilmesi için de kitapta “Londra ve Paris”in anlatıldığını söylediğimde, 1700’lerin Londra’sı ve Paris’i arasındaki farklardan bahsetmeye başlamıştı. Yani onun ilgi alanı kendi yaşadığı dönem ve görebileceği mesafenin çok ötesine gidiyordu. Gözleri hep daha uzağı görmek istiyordu.  

Dünya insanı 

Dünyaya olan ilgisinin altında yatan önemli nedenlerden biri elbette dil bilmesiydi. İki önemli küresel dil olan İngilizce ve Fransızcayı çok iyi bilir, dünyadaki gelişmeleri yabancı gazete ve televizyonlardan takip ederdi. Bu sayede yerli kaynaklara bağımlı kalmamış ve bakışını küresel seviyede geliştirebilmişti. “Dünyada neler konuşuluyor, bizimkiler bunlardan hiç bahsetmiyor” diyerek yakınırdı. “Dünya insanı”na iyi bir örnekti aslında David Kohen. Ancak ülkesini de çok severdi. 1942’de haksız Varlık Vergisini ödeyemeyen babası Marko Kohen’in borcu karşılığında diğer azınlık mensuplarıyla birlikte Erzurum’un Aşkale ilçesinde 10 ay taş kırmaya gönderilmiş olması bile onun ülke sevgisine mâni olmamıştı. Bu olay sebebiyle tüm maddi varlıklarını kaybettikleri için hayata sıfırdan başlamışlardı. Tabî bu yüzden tahsilini de sürdürememişti. 

Ailesine de çok bağlı olan David Bey, çocukları ve torunlarını dilinden düşürmezdi. Onların sevinçleriyle mutlu olur ve kederleriyle hüzünlenirdi. 2013’te hayata veda eden eşini ise sadece bir kez görebilmiştim. Ondan hep sevgiyle bahsederdi.  

İnsanları da severdi, herkese saygılı davranır, onların da sevgi ve saygısını kazanırdı. Güler yüzlü ve espriliydi. Son olarak, tatlı yemeyi ve bu anları sosyal medyadan paylaşmayı sevdiğini söylemeyi de unutmayalım.  

Bu yazıda David Kohen’in sigortacılık serüveninden bahsetmek istemedim. Onun meslek hayatı, bu satırları okuyan çoğunuzun malumu zaten. Ayrıca merak edenler yukarıda bahsettiğim kitabı okuyarak da meraklarını giderebilirler.  

Hayatın hakkını veren, çok boyutlu, ender görülen bir “dünya insanı”ydı David Kohen; benim içinse yeri hep boş kalacak ve hiç unutulmayacak bir dosttu.  

David Kohen’in makası 

Cenaze töreninde konuşma yapan büyük kızı Dali Kohen, babasının en sevdiği eşyasının makası olduğunu söylemişti. Arşivci kimliğinden ötürü ilginç bulduğu haberleri, yazıları, makaleleri, hatta fotoğrafları kesip saklar ya da o konularla ilgilenen yakınlarına, dostlarına verirdi. Bana da sigortayla ilgili gelişme, yasal düzenleme ya da başka bir konuya dair küpür kesip verdiği çok olmuştu. Dalia Kohen’in, “Ofiste kendimi bildim bileli kullanıyordu” dediği o makas muhtemelen anı olarak Kohen ailesinde nesilden nesle aktarılacaktır.