1970’lerde devletin sigorta sektörü üzerindeki baskısı, finansal düzenlemeler ve vergilendirme yoluyla daha da arttı. Yüksek vergi ve negatif reel faiz politikaları, hayat sigortacılığına adeta ölümcül bir darbe vurdu. Zaten ekonomik belirsizlikler nedeniyle zorlanan hayat branşı, yüksek enflasyon ve düşük finansal getirilerin etkisiyle cazibesini büyük ölçüde kaybetti. Tasarrufu teşvik etmesi beklenen bir sektör, yüksek enflasyon, ağır vergi yükleri ve düşük faiz politikaları altında nefes alamaz hale gelmişti. 1980’e gelindiğinde Türk sigortacılığı büyüyen bir ekonomi içinde küçülen bir alan görünümündeydi.
-Doç. Dr. Hasan Meral
Geçen yazıda, planlı ekonomi döneminde sigortacılığın tarife rejimiyle nasıl kontrol altına alındığını ele almıştık. Devlet, primleri merkezden belirleyerek şirketlerin fiyatlama esnekliğini büyük ölçüde ortadan kaldırmıştı. Bu yapı, bir yandan rekabeti sınırlandırırken diğer yandan sektörün risk yönetim kapasitesini zayıflatmıştı. Ancak 1970’lere gelindiğinde sorun yalnızca tarifelerle sınırlı kalmadı. Sigorta şirketleri bu kez vergi yükü, idari düzenlemeler ve finansal baskılarla karşı karşıya kaldı.
1970’lerde devletin sigorta sektörü üzerindeki baskısı, finansal düzenlemeler ve vergilendirme yoluyla daha da arttı. Sektörü sarsan ilk gelişme, hayat dışı branşlardaki idare harçlarının kaldırılması oldu. Sigorta şirketlerinin genel yönetim masraflarını karşılamak için tahsil edilen ve %7,5 ila %10 arasında değişen bu harçlar, 1971’den itibaren kademeli olarak kaldırıldı. Tarife primine ek olarak alınan bu gelir kaleminin ortadan kalkması, sektörde büyük bir tepkiye yol açtı.
Mali baskılar bununla da sınırlı kalmadı. Sigorta sözleşmelerinden alınan %15’lik muamele vergisi önce %20’ye, ardından %25’e yükseltildi. Cumhuriyet’in ilk yıllarında %2,5 olarak belirlenen bu vergi, yarım yüzyıl içinde on katına çıkmıştı. Buna ek olarak, yangın sigortalarından alınan %10’luk ek vergiyle birlikte, sigorta sözleşmelerine uygulanan vergi yükü benzersiz bir seviyeye ulaştı. Artık her 100 liralık sigorta priminin 35 lirası doğrudan devlete vergi olarak ödenmek zorundaydı. Bu durum, sigorta şirketlerinin kârlılığını ciddi şekilde zayıflatırken, sektörün büyümesini de sekteye uğrattı.
Sigorta şirketleri üzerindeki son büyük darbe ise ticari mevduatlardaki faiz sınırlandırmaları oldu. Planlı ekonomi döneminde finansal kaynakların öncelikli yatırım alanlarına yönlendirilmesi amacıyla mevduat faizleri baskılanıyordu. Bu çerçevede, ticari mevduatlara ödenen faiz oranları önce %2’ye, ardından %1’e düşürüldü ve 1973 itibarıyla tamamen sıfırlandı. Bankalarda büyük miktarda mevduat bulundurmak zorunda olan sigorta şirketleri için bu karar, ciddi bir finansal dezavantaj yarattı. Sigorta fonları, risk yönetimi sağlayan bir araç olmaktan çıkıp, farklı sektörlerdeki yatırımları dolaylı olarak finanse eden bir mekanizmaya dönüştü.
Tüm bu yüksek vergi ve negatif reel faiz politikaları, hayat sigortacılığına ise adeta ölümcül bir darbe vurdu. Zaten ekonomik belirsizlikler nedeniyle zorlanan hayat branşı, yüksek enflasyon ve düşük finansal getirilerin etkisiyle cazibesini büyük ölçüde kaybetti. Uzun vadeli birikim esasına dayalı olan bu sigorta türü, yatırım açısından sürdürülemez hale geldi. Sonuç olarak, hayat sigortası üretimi ciddi bir gerileme yaşadı. 1953 yılında toplam sigorta primleri içindeki payı %24 ile zirve yapmış olan hayat sigortacılığı, 1980 yılına gelindiğinde %2,8’e kadar düşmüştü.
Dönemin Ticaret Bakanı Teoman Köprülüler’in 1978 yılında Anadolu Ajansı’na verdiği demeç, kamunun sigortacılığa bakışını özetler nitelikteydi. Köprülüler, sigorta şirketlerinin para kazanan kuruluşlar olmaktan çıkarılıp, yalnızca görevini yapan yapılar haline getirileceğini belirterek, “Sigorta şirketlerinin çoğu yabancılarla ortaktır. Kazandıkları milyonlarca lirayı döviz olarak dışarıya transfer etmekte ve bazı sigorta işlemlerini yerine getirmemektedirler. Bunları kısa sürede önleyecek yasa değişikliğini yapacağız.” diyordu. Oysa, sigorta sektörünün %95’i yerli şirketlerden oluşuyordu. Bakanın sözleri, hükümetin sigortacılığın gerçeklerinden ne denli kopuk olduğunu açıkça gösteriyordu.
Hayat sigortacılığındaki gerileme, aslında dönemin sigortacılık politikalarının en görünür sonucuydu. Tasarrufu teşvik etmesi beklenen bir sektör, yüksek enflasyon, ağır vergi yükleri ve düşük faiz politikaları altında nefes alamaz hale gelmişti. 1980’e gelindiğinde Türk sigortacılığı büyüyen bir ekonomi içinde küçülen bir alan görünümündeydi. Ancak sektörün tartışmaları bununla da sınırlı değildi. Aynı yıllarda sigortacıların gündemini meşgul eden bir başka konu, reasürans tekelinin geleceği ve bu yapının sektör üzerindeki etkileriydi. Bir sonraki yazıda bu mücadelenin perde arkasına bakacağız.
Not: Bu metin, LinkedIn’de yayınlanan Türk Sigortacılığının İzinde isimli bültenin bir parçasıdır.

